SON DAKİKA

Edirne Güncel Gazetesi
Ethem Dikmen

20 YAŞ ALTIM 65 YAŞ ÜSTÜM….

20 YAŞ ALTIM 65 YAŞ ÜSTÜM….
Bu haber 28 Mayıs 2020 - 18:58 'de eklendi ve 219 kez görüntülendi.

Biliyorum, kabullenmek çok zor. Herkes için zor. Benim için de öyle. İnsan kendi yaşam yolculuğunun bedeninde yarattığı değişimi çaresizce izliyor. Çıkmaz bir sokakta yaşadığımıza benzer bir teslimiyet duygusu içerisinde. Bazen de, bir ayna karşısında içimizi acıtan bir tebessüme dönüşüyor bu çaresizliğimiz.

Zaten üstat Cahit Sıtkı, hepimizin bildiği “otuz beş yaş” şiirinde bir feryada dönüştürür bu çaresizliği..

“Şakaklarıma kar mı yağdı ne var,

Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz ?

Ya gözler altındaki mor halkalar,

Neden böyle düşman görünürsünüz,

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar ? “

Ah, koca şair! Bilirsin de ne demek olduğunu bu çaresizliğin, yine de aynalardan sorarsın hesabını; kar yağan şakaklarının, çizgili yüzünün, gözler altındaki mor halkaların ve daha nelerin..

Böyle söylüyorum diye gücenme bana sen Cahit Sıtkı. Ben de senin gibi aynalardan alıyorum hıncımı; “Madem öyle / Git işine ayna / Canın cehenmeme..” diye şiirler yazıyorum, bütün suçu bizi kendi gözlerimize yansıtmak olan masum aynalara..

Neyse; ışıklar içinde uyusun büyük usta Cahit Sıtkı Tarancı. Ben de, yazar çizerim işte böyle ömrüm oldukça. Konumuza dönelim isterseniz sevgili dostlarım.

Hepimiz kendi yaşam yolculuğumuzdayız elbette. Muhteşem bir armağanın, bahşedilmiş bir hayatın sahipleriyiz her birimiz. Öyle ki; önünde sonunda geri alınacak birer emanettir işte avucumuzda sımsıkı tuttuğumuz.

O zaman, eminim hepiniz düşünmüşsünüzdür; hayatımızın en büyük amacı ne ola ki ? Dostlarım, hayatımızın en büyük amacı hayatta kalabilmektir hiç kuşkusuz.

Diğer amaçlarımızı gerçekleştirebilmemiz de hayatta kalabilmemize bağlı zaten. Hayatta olmadıktan sonra diğerlerinin hiçbir anlamı yok değil mi ? Hepimiz doğduğumuz andan itibaren tüm yaşamımız boyunca hayatta kalmaya çalışıyoruz. Direniyoruz, büyük bir yaşam savaşı veriyoruz. Bütün mücadelemiz hastalığı ve ölümü öteleme adına. Ve de doğduğumuz andan itibaren yaşlanmaya başlıyoruz hepimiz. Günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları ve yıllar yılları takip ediyor adına yaşam denilen bilinmezlerle dolu bu yolculukta. Üstelik göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşiyor tüm bunlar. Zaman bir sonsuzlukta akıyor, kum saati çalışmaya devam ediyor.

Bu süreç içerisinde her yaşla birlikte değişiklikler oluyor bedenimizde. Belki ruhumuzda da. Genç yaşlardaki diriliğin ve dinçliğin, yavaş yavaş bizi terk etmekte olduğunu hissediyoruz zamanla. Kolayca yapabildiğimiz günlük alışkanlıklarımızın, örneğin uykumuzun bile değiştiğini fark ediyoruz şaşırarak. Bazı sabahlar yüzümüzdeki yeni çizgiler karşılıyor bizi aynada. Bir zamanlar yer çekimine meydan okuyan cildimiz yavaş yavaş bu savaşı kaybediyor, yılların ve yaşanmışlıkların izlerini daha çok göstermeye başlıyor. Rüzgarların bile aralarından güçlükle geçebildiği saçlarımız seyrekleşiyor, hele ki kadınların güzellik hazinesi olan kirpikler ve kaşlar azalıyor. Vücudumuz deforme oluyor. Bir zamanlar tahta gibi sert ve düz olan karnımız, yoldaki tümsek gibi gözüküyor. Neyse, bu örnekleri çoğaltarak moral bozmak değil niyetim. Zaten bütün bunlar hepinizin bildiği şeyler.

Peki, bütün bu değişim karşısında yapılabilecek bir şeyler var mıdır ? En azından bizi teselli edebilecek hiçbir şey yok mu gerçekten ? Var elbette; genetik yapımız, doğru beslenmek, hareketli yaşam, dingin ve stressiz bir ruh hali – unuttuklarımı siz sayın – yaşlanmayı geciktiren durumlar. Eh, bunları yaparak daha geç yaşlanmaya razı olabiliriz değil mi, hiç yoktan iyidir, ne dersiniz ?

Bir başka tesellimiz de; tüm insanların, bu değişimi yaşayacak olması. Yani, yalnız değiliz yaşlanırken. Tabi ki bazı insanlar yaşlanmayı bile göremiyorlar, göremeyecekler de. Sözümüz hayatta kalabilenlere. Düşünsenize; bazı insanlar yaşlanırken bazıları hep genç kalsa idi dünya çekilmez bir yer olurdu. Ve hatta insanlar arasında barışı sağlamak bile mümkün olamayabilirdi..

Neyse varsayım üzerinden konuşmayalım. Ama şu bir gerçek ! Gençken yaşın pek önemi yoktur bizim için. Yılların nasıl geçtiğini çok da umursamayız. Arkamızda bıraktığımız yıllar ve aldığımız yaşlar rakamlardan ibarettir sadece. Bize kendimizi kötü hissettirmezler. Hatta, yıllar çabucak geçsin de büyüyelim diye gizli bir istek bile duyabiliriz.

Gel gelelim, şemsiye tersine dönecektir bir gün. Yıllar çabucak geçecek, belli yaş eşikleri geçilecek ve insanın kendisini kötü hissedebileceği yaşlar kapıyı çalacaktır. İşte o zaman da, zamanın çabucak geçtiğinden şikayet edip geçip giden yıllarla birlikte kaybettiklerini geri almaya çalışacaktır insanoğlu. Ne yaman bir çelişkidir bu …

Sevgili dostlarım; gençliğimiz ve yaşlılığımız bizim ikiz çocuklarımızdır aslında. Tamam, birine diğerinden sonra sahip oluruz ama sonuçta ikisi de bize aittir. Tüm hayatımızı bu çocuklarımızla birlikte yaşarız. Yaşam yolculuğumuzda, iyi kötü zamanlarımızda gölgemiz gibi bizimledir onlar. Ve elbette ki biz, çocuklarımızın ikisini de aynı derecede severiz değil mi ? O zaman, gençliğini ve yaşlılığını birbirinden ayırmadan sevmeli insan. Her ikisi ile de mutlu olmayı bilmeli. Hele ki ikinci çocukla, yaşlılığı ile iyi geçinmeyi ve onunla mutlu yaşamayı kesinlikle başarmalı insan. Yoksa, yaşam yolculuğunun son istasyonları çok zor aşılacaktır, çok zor..

Evet, alışmalı insan. Kabullenmeli.. Yaşın, yaş almanın ve yaşlılığın insan yaşamının en büyük gerçeklerinden olduğunu bilmeli. Sorun yapmadan, bu gerçekle birlikte yaşamayı öğrenmeli. Sevmeli, tadını çıkarmalı, doyasıya yaşamalı ama güvenmemeli gençliğe. Bir gün sabun köpüğü gibi avuçlarından kayıp gideceğini unutmamalı. Yaşlılığın kendisine çok uzak olduğu gibi bir yanılgıya düşmemeli.

İşte, tam da bu cümleden hareketle yazdım bu yazıyı. Evet, yaşlılığın kendisine çok uzak olduğunu düşünmemeli insan. Şimdi genç olmakla birlikte, bir yaşlı adayı olduğunu hiç aklından çıkarmamalı. Günlerdir televizyon ve internet gibi iletişim araçlarında, salgın nedeniyle yaşlı insanların gündem olduğunu görüyoruz. Yaşlılığın neredeyse suç, kusurlu ve hatta ayıplanacak bir şey olduğu gibi bir algı oluştu birden bire. Öyle ki; hoyratça espri konusu yapıldı bu durum. Terbiye yoksunu bazı çocukların kendi dedelerinin yaşları ile alay ettiklerini gördük. Kendilerine polis süsü vererek yaşlı insanları korkutup eğlenmeye çalışan bazı hödükler de gördük. Bu edepsizlikleri yetmezmiş gibi, çektikleri video görüntülerini sosyal medyada paylaşmalarını tiksinerek izledik. Bu kendini bilmezlerin ortak yönü; bir gün kendilerinin de yaşlı insanlar olacaklarını unutacak kadar akıl tutulması içerisinde olmaları idi.

Neyse, biz bu cahillere Orson Welles’in “I know What It is To Be Toung” şarkısından bazı dizeleri hatırlatmakla yetinelim bence;

“Ben genç olmanın ne olduğunu bilirim

Fakat sen,

Sen, yaşlılığın ne olduğunu bilemezsin

Bir gün sende aynı şeyleri söylüyor olacaksın

Zaman geçip gider ve hep bu hikaye anlatılır… “

İşte böyle sevgili dostlarım; “gençlik ve yaşlılığı doyasıya yaşayalım” derim ben. Her birinin güzelliklerini kesinlikle ıskalamayalım. Hayat denen mucizenin, o muhteşem armağanın tadını çıkaralım.. Ömür rüzgar gibi akıp giderken; 20 yaş altı mıyız, 65 yaş üstü müyüz, yada yaşam basamaklarının hangisindeyiz diye düşünmeyelim, takılıp kalmayalım takvimlere..

Gözlerimizdeki yaşam pırıltısını, sesimizdeki iyilik dolu tınıyı ve kalbimizdeki sevgi kabarcıklarını kaybetmeyelim, bunlar yeter bize …

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER